HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Anadolu ve Kürdistan'da gelişen devrimci mücadelenin en aktif zamanlarının tanığı olmak, hiç de azımsanmayacak bir şey.

Hele hele bu yükseliş atmosferini bir devrimci olarak solumak, çok daha paha biçilmez olsa gerek. Her cunta sonrasının karabasan karanlıklarına halkın verdiği yanıtların içinde olmak, bunun bir parçası olarak aydınlıklardan yana saf tutma inatçılığını göstermek, onun harcıydı belki de. Yıllara meydan okuyarak bugünlere beşinci mevsim ikliminden çıkagelenlerden biriydi o... Bir tarihi yaşamına sığdıracak kadar mücadeleci, mültecileşmemiş olan ülke acıları, mültecileşmeden tattığı bedeni bal olan bir ülkenin insanı. 

Rizeliydi. Bu yüzden "Laz Ali" diye bilinirdi gerillada. Bir beşinci mevsim çocuğu. Geçmişi, mücadele tarihi kadar eski olan biri. İstanbul İktisat Fakültesi mezunuydu Ali. O sımsıcak İstanbul günlerinde geçmişti öğrencilik yılları. Türkiye İşçi Partisi'yle başlamıştı her şey. Onun içinde saf tutmuştu. İspanyol paça pantolonu, geniş ve uzun yakalı gömleği, küçük bir omuz çantası ve omuzlarına dek uzanan uzun saçlarıyla varoşları ve fabrika yollarını aşındıran genç bir devrimci olarak, yaşanan zamanları paylaşmıştı bizimle. Ve belki de o yılları bizlere, yeni kuşak devrimcilerine en iyi duyumsatanlardan biriydi Laz Ali. O dönemlerin ruhunu bizlere taşıyan, yılların eskitemediği bir taşıyıcı gibi. O dönem fazlaca bahsetmediği kısa süreli bir cezaevi süreci geçirmişti. Ve çok sonraları devrimcilik yaşamında '90'lı yılların başına dek "İktidar Yolu" hareketinde yer almıştı.

1980 cuntasının deli gömleği giydirdiği bir toplum, '84 sonrası yine unutulmuş bir coğrafyada parçalanıyordu. Zayıf halka teorisi bir kere daha ispat ediliyordu dosta ve düşmana karşı. '80'li yılların sonunda çözülen reel sosyalist blok, herkes gibi Ali için de bir sorgu anlamını taşıyordu. Sorgulanması gereken bir geçmiş dikmişti, yaşananlar önüne. "Aşılması gereken bir şeyler olduğunu biliyordum" demişti bir sohbet esnasında. Ve bu arayışlar onu, yeni yeni kabaran toplumsal dalganın içinde bulmasına neden olmuştu. Ama bilinci ve yüreği ile girdiği doğu rüzgârlarının dalgalandırdığı bir halk denizindeydi şimdi. Türkiye İşçi Partisi'yle başladığı devrimci yaşamını, Kürdistan İşçi Partisi'nde sürdürme kararı alıyordu.

1990'lı yılların başlarında, Alternatif dergisinde İshak Kaçkar imzalı yazılarıyla tanıdık O'nu. Gebze direnişinde yine oradaydı Laz Ali. DHP'nin konferanslarında da yer almıştı o zamanlar. '94 yılı gelip çatınca, operasyonlar birbiri ardına gelmeye başlamıştı. Üç ihanetçinin neden olduğu operasyonlardı bunlar. '94 yazında bir ülkenin yaşanmaz hale getirilmek istendiği günlerde, kentlerden dağlara açılan kapıların eşiğindeydi Laz Ali. '94'ün "denizi kurutmak" için gerçekleştirilen karşı devrimci saldırılarının ortasında çıkmıştı dağlara. Hiçbir şeyle eşit olmaksızın düşülen yolculuklar zamanında.

İlk kez '95'in güz mevsiminde Zagroslar'a özgün gerilla elbiseleri, traşlı yüzü ve özenle taranmış kısa saçlarıyla tanıdık O'nu. Merkez Karargah'ta basın-yayın birimindeydi, büyük telefonun katır yokluğundan üç sırtta taşınıp, talimatların el yazısı ile çözülüp daktilo edilip çoğaltıldığı günlerde. KDP ile tutuşulan cenk bitiyorken, Cudi tepesinde toplanmıştı Türkiye çalışmaları grubu. Akademi'ye gidecekler belirlenecekti. Ali de bu grubun içerisindeydi. Kış mevsiminin ayak sesleri işitilirken uğurlamıştık Akademi'ye gidenleri, öneriler kabul edilmişti çünkü. Onları bir sonbahar günü Cudi tepesinden uğurladık Önderlik Sahası'na. '96'nın sonlarına doğru, tekrar Güney'e ve oradan da büyük İskender'e bile geçit vermeyen Zagroslar'a geçecekti Ali. Önderliği görebilmenin şansına sahip olmuştu. Bu O'nun için paha biçilmeyecek türden bir fırsattı. Kendi deyimiyle "yeterince iyi değerlendiremedim bu fırsatı" demişti bir keresinde.

1997 baharı yaşanırken, Zagroslar'dan bir grup düşüyordu yollara, kimsenin bilmediği bir kervan. Bir Karadeniz grubu. Biz yalnızca gittiklerinden çok sonra öğrenebilmiştik grubun varlığını. Serhat eyaleti üzeri Artvin'i hedefleyen bir yol serüveni. Ve bu umut katarında Laz Ali de yer tutmuştu. Ancak geçiş sırasında yakalanarak aylarca esir tutuldular bir geçiş ülkesinde. Gergin geçen bir süreç sonrası serbest bırakıldıklarında, bir Artvin düşü daha sona erse de; bıkmadan, usanmadan aynı sevda peşinde iz sürmeye devam ediyordu Ali. '98'de Botan'da solurken dağların barut yanığı havasını, Kuzey'e açılıyordu yolların kapıları. Yitirilmiş umutlardan ördüğü papatya tacını başına takarak bir kere daha aynı umutla çıkıyordu Anadolu yollarına. Ve bu sefer bir bir dağları ovaları ve nehirleri aşarak ulaştı Dersim'in direniş ekili topraklarına. Ve Dersim'e ulaştığında sonbaharı yaşayan bir coğrafya bulmuştu karşısında. Zaten hep mevsimlerle ölçüyorduk dağların zamanını, her zaman ve her yerde mevsimlerin umarsız yokuşlarında ya da inişlerinde kayıtlanmalıydı yaşananlar. Her gerilla nasıl kayıtladıysa O da öyle tutmuştu mevsimlerin çetelesini. O kış Doğan'la birlikte Akvanus'taki kampta kaldı Ali. Sonrası, bir kışın kapıları bahara açılmışken bir başka mevsim iklimin yollarına düşülme vaktiydi. Yıllardır ölesiye istenen bir serüven, bir savaşın en sıcak zamanlarında yaşamalıydı şimdi. Haziran günleri tüketirken kendini Tokat'a ulaştırmıştı Ali...

Doğan ve Mazlum gibi Ali de yalnızca üç ay soluyabilmişti beşinci mevsimin iklimini. Onca zorlanmaya karşın dağları ve nehirleri aşa aşa, ayları bulan yolculuklarla direnişin en kuzeyine ulaşma iradesi, herkeste hayranlık uyandıran bir kararlılıktı onunki... Stratejik dönüşüm ve geri çekilme başladığında Dersim'e doğru başlamıştı bir gerilla yolculuğu. Onunla bu gerilla kervanında birlikteydik. Dersim'deki düzenlemeler sonucu yine Dersim'de kalıyordu. Mazlum'un şehit düştüğü kış kampında birlikteydik. Ve kış ardından geri çekilmenin süreceği beklentisiyle başlayan bir pratik süreç bittiğinde Dersim'deki üçüncü kışına giriyordu Laz Ali. Nisan yağmurları başladığı zamanlar ayrıldık kamptan. Kıştan çıktığımız 2001 baharı planlamamıza uymayan gerçekler yüzünden daha erken dağılması gerekiyordu grupların. Biz Pertek'e giderken O da Hozat'a gidecekti. Bir akşamüzeri vedalaşıp ayrıldığımızda son kez birbirimizi gördüğümüzü henüz bilmiyorduk.

Bir yıl önce "Ayaklanma Üzerine" adını verdiği çalışmasını tamamlamıştı. Yine "Selene" adını taşıyan bir şiir kitapçığını sonlandırmıştı önceki yıl. Ve durmadan yazmayı sürdürdü. Geçen 2001 kışında başlayıp "Barışı Çalmak" adını verdiği geleneksel doktrin eleştirisini kapsayan çalışması henüz bitmemişti daha.

Zamanın takvim yaprakları 26 Nisan'ı gösteriyordu. Hozat’tan Dersim merkeze uzanan Beyazdağ'ın Çet'e bakan yüzünde, donup kaldı bir yaşam. Sarp bir kayalıktan düşmüştü derin derenin içine. Düştüğünde kimsecikler yoktu yanında. Kimseler görmedi düştüğünü. Gelen ses üzerine yöneldiklerinde, boylu boyunca dere yatağında yüzükoyun bulmuşlardı Ali'yi. Etrafında saçılmış defter yaprakları, barışa hasret birer güvercin beyazlığında sarmıştı dört bir yanını. Yoldaşları sırtlayıp düz bir yere taşımışlardı O'nu. Bilinci yerindeydi ama konuşamıyordu; gece boyu sabaha dek bir anne şefkatinde, bir yoldaş sıcaklığında nöbet tutmuşlardı yoldaşları başucunda. Giderek şişti zayıf bedeni. Bunun iç kanama olduğunu bilmek daha da canını acıtıyordu yoldaşlarının. Ama umarsızca yaşanacak bir şeye bir kere daha böylesine tanık olmaktı göğüs kafeslerini ablukaya alan. Kısık bir sesle kendini zorlayarak konuşabilmişti ancak. Bir dua gibi tekrarlayabildiği kadar yinelemişti aynı sözleri;

“Ölüm hoş geldi sefa geldi...”

Kaç kez yinelemişti kimseler sayamadı. En son sözleri yine bir devrimcinin duası olan sözlerdi. Ta ki, karanlıkların yeryüzünden elini eteğini çektiği gündoğumu sancılarına dek... Güneşin yeryüzüne dokunduğu, sabah serinliğinin hükmünü sürdürdüğü, bir beyaz dağ sabahında dönülmez yolculuğuna uğurladık O'nu...

 

 

Gecelerin soğuğunu

Kırarak yürüdük

Sabah serinliğinde

Kucak açtı bize Munzur

Munzur eşkıya gönlüm benim

bir kuş cıvıltısı olmak var ya şimdi

Zozanlarında

Ya da kayalıklarında

Kekik kokusu yüklenmiş

Bir kervan

Çoban yıldızının

Şavkına çatmışız

Silahlarımızın namlusunu

Şafağı paylaşıyoruz

Ve tabakamızdan

Bir tütün sarar gibi

Sevdamıza yanan

cigara ateşi gibi

Gelmekte

Ve gitmekte olanı

Tartışıyoruz...

  

Mücadele Yoldaşları