Tabii buraya kadar anlattığımız bölümler daha çok genel boyutlarıyla özel savaştı. Özel savaşın da savaş olarak bağını kurarak yapılan bir anlatımdı.
Ayrıca özel savaşın hem devraldığı miraslar vardı hem stratejik ve taktik olarak kendisini oturttuğu kalıplar vardı; daha sonraki süreçte de savaşın almış olduğu biçime göre, yine siyasal konjonktürde yaşanan değişime göre onun da yaşadığı bir gelişim süreci vardı ve onu anlattık.
Şimdi bu bölümde daha çok özel savaşın Kürdistanileşmesini ve Türkiyeleşmesini anlatacağız. Şimdi önce aslında bir yerden başlamak gerekiyor. Aslında bir yerden başlarken de bunlar birbirlerini, yani daha sonra anlatılacak olanlarla tamamlayıcı olma özelliğine de sahip. Başat birini anlatırken zaman zaman değinme ya da bir noktadan sonra ikisini birlikte anlatma söz konusu olabilir.
Şimdi tarihsel olarak Kürdistan ele alındığında, tarihin belli bir aşamasından sonra yabancı egemenlik altında olan bir Kürdistan gerçekliği var. Önder APO buna “Örtülü Tarih” adını da verdi. Yani Kürtler var ama tarihin bir aşamasından sonra yazılı tarihte yeri yok. Olsa bile belirgin olmayan hâle getirilmiş şekilde bir Kürt var, Kürdistan var. O da ancak hangi devletin egemenliği altında olunmuşsa onun damgasını taşıyan bir Kürt, Kürdistan olgusu var. Bunu niye belirtiyoruz? Sonraki süreçlerde yaşananlar böylesi bir mirası devralıyor. T.C.’nin de bu tarihsellik içerisindeki yeri tarihin belirli bir aşamasından sonra başlıyor. Türklerin Orta Asya’dan göçü, Kafkasya ve İran kıyılarından Doğu Kürdistan’a, Kuzey Kürdistan’ın doğusu olarak adlandıracağımız alana yerleşmeleri, oradan da hem İran’ın derinliklerine hem Ortadoğu’ya doğru yaşanan göç dalgaları. Ama Kürdistan’la ilgili boyutu daha çok milattan sonraki 9., 10., 11. yüzyıllar diye adlandırabileceğimiz bir süreç. Fakat bu süreçteki Kürtlerle ilişkileri bir ittifak şeklinde. Çünkü her ikisinin de yaşadığı ortak sorunlar var. Karşısında yer alan karşıt güçlerde de belirli bir ortaklaşma var. Bu, Kürt-Türk ittifakını beraberinde getiriyor. İşte 1071 Malazgirt Savaşı deniyor, Selçuklu-Kürt ilişkileri deniyor ve böylesi bir gerçeklik içerisinde anlam kazanıyor. Daha sonraki süreçte Moğollar var. Moğolların saldırılarıyla birlikte Selçukluların dağılması var. Böylece Kürdistan’da merkezî hegemonyanın dağılması var. Öylesi bir süreci takip eden Kürtler belirli kendini ifade etme imkânlarına kavuşuyorlar. O kısa süre bir rahatlama dönemi. Bu nereye kadar devam ediyor? Daha sonra Ortadoğu’da hegemonya mücadelesi yürüten güçler oluyor. İran-Safeviler, Osmanlılar, Mısır-Memlükler var. Bunlar arasında yürüyen bir savaş var. Savaşın odaklandığı yer de Kürdistan’dır, Ortadoğu’dur. Asıl 3. Dünya Savaşı Kürdistan’da odaklanmış, orada Kürdistan’da somutlaşmışsa o zaman da benzeri bir tablo söz konusu. Ama temel aktör olarak Osmanlının mirasçısı T.C. ve İran-Safevilerin mirasçısı İran varlığını koruyor. Buna eklenen değişik güçler var. Bunların içerisinde Araplar var. Bugün de buna daha farklı güçler eklenmiştir. O süreçten sonra Kürdistan üzerinde mücadele ve egemenlikler var. Bu değişimden itibaren gelişen dönem, örtülü Kürt tarihinin devam ettiği bir süreç anlamına geliyor. 19. yüzyıl var, Kürdistan’da soykırım saldırıları var. Derken 1920’lere kadar, yani 1. Dünya Savaşı’na kadar yaşanan bu süreç. Niye bunları anlattık? Çünkü Kürdistan’daki sömürgecilik de böylesi bir mirası devralıyor. Öylesi bir miras döneminde kendisini kurumsallaştırarak bir sistem hâline getiriyor. Bunları biraz daha açtık ama temel hatlarıyla üzerinden geçmekte yarar var.
Şimdi T.C.’nin durumu İran’ın durumundan farklı. 1. Dünya Savaşı’nda İran zarar görmüyor. Mevcut sınırlarını koruyor. İngiliz yanlısı Pehlevi ailesi, İngiltere’nin de çıkarlarını temsil eden, kendi egemenlik sistemini de koruyan bir ilişki üzerinden o günkü sınırları içerisindeki hâkimiyetini koruyor ki o zamanki sınırlar şimdiki sınırlardır da. T.C.’nin durumu farklı. Osmanlı İmparatorluğu’yken bir devlete dönüşüyor. Daha sonra işgal altına uğruyor ve yeniden bir devletleşme sürecine giriliyor. Ama bu devletleşme süreci eskinin kalıntıları üzerinden yükseliyor. Yani oluşan devlet Osmanlı bakiyesidir. Onun kalıntıları üzerinden yükselen bir devlet. Bu açıdan devraldıkları var. Devraldıkları da Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasındaki o dağılan Osmanlıdan arta kalan bürokratik ve askerî yapılanma. O bürokratik ve askerî yapılanma üzerinden gelişen bir devletleşme var. T.C. devletleşmesi onun içinde oluşuyor. Ama bu T.C. devletleşmesini sağlayan farklı güçler var. Buradaki güçler daha çok Osmanlıdan devralınan güçler. Osmanlı askerî bürokrasisi ve sivil bürokrasi içerisindeki belirli bir kesim ama ağırlıklı olarak askerî kesim. Şimdi T.C.’nin de Osmanlı bakiyesi olarak kendisini yapılandırırken rol alan kesim bu. Bürokrasi içerisinde de askerî bürokrasisi, askerler Osmanlı döneminin generalleri ve albaylarıdır. Yani ordu bürokrasisini oluşturan bir üst kesim vardır. Mustafa Kemal de onlardan biridir, Fevzi Çakmak da onlardan biridir, Kazım Karabekir de onlardan biridir, İsmet İnönü de onlardan biridir. Yine İttihat ve Terakkinin geri kalan kısmı var. Zaten M. Kemal ve arkadaşları İttihat ve Terakki içerisinde bir hizip. İttihat ve Terakkinin Enver, Cemal ve Talat üçlüsüne dayanan grupları, savaşta Osmanlı yenilince etkisini kaybediyor. Dağılan kadro yapısı da M. Kemal’in etrafında toplanıyor. Bir nevi T.C.’nin kendini yeniden Osmanlı bakiyesi olarak yapılandırması bu kadronun üzerinden yürüyor. Bahsettiğimiz gibi M. Kemal de İttihat ve Terakkinin bir fraksiyonuna öncülük yapıyor ve böyle bir özelliği var. Şimdi buna neden vurgu yaptık? İttihat ve Terakkinin niteliği itibarıyla bu tanımı yaptık. Askerî bürokrasidir; içerisinde Pantürk eğilimleri var, Kemalist eğilimler de var, hatta Osmanlıcı eğilimler de var. Aslında bu eğilimler arasında bir çatışma, çelişki ve iktidar kavgası da var. Bunlar kendi iktidarlarını tesis ederken devletin doğal işleyişi içerisinde hareket etmiyorlar. Devletin doğal işleyişinden daha çok kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa o temelde hareket ediyorlar. O temelde hedeflerine ulaşabilmek için politikalar geliştirip onları uygulamaya koyuyorlar. Bunlar da o geleneksel devletin kendi yasaları değil, onların dışındaki yasalardır. Burada kuralsızlık denen olgu ortaya çıkıyor. Ama kurallar, kendi çıkarlarını hâkim kılma kuralı. Ama o kuralı uygulamak için de önlerinde var olan yasalar dâhil engel görülmüyor; engel görüldükleri zaman da farklı yöntemlerle aşılıyor. Mesela İttihat ve Terakki döneminde yapılan bazı seçimler var, o seçimlerden bazılarına “eli değnekli” seçimler de deniyor. Seçim yapılıyor ama herkesin istenilen oyu vermesi sağlanıyor. Yine sonuçları da kendi istedikleri gibi ilan edilen bir seçim. Orada, böylesi bir kendi sistemini inşa etmedeki kuralsızlık bir boyutuyla kendini gösteriyor. Yine engel görülenlerin aşılması için suikastlar düzenleniyor, saray darbeleri gerçekleştiriliyor, Abdülhamid’in tahttan indirilmesi de söz konusu olabiliyor. Bunların hiçbiri bir sistemin kendi doğal akışı içerisinde yaşanacak şeyler değil. O sisteme dışarıdan dayatılarak farklı bir sistemi ya da farklı bir gücü iktidara oturtmayı hedefleyen yönleri ifade ediyor. Şimdi bunları ne olarak adlandırmak gerekiyor? Önce özel savaş tartışılırken, T.C.’nin özel savaşla bağlantısı kurulurken böyle bir geçmiş özelliğinin olduğunu bilmek gerekiyor. Yani öylesi bir zemini içinde taşıyan, adına her ne kadar özel savaş denmese de, o özel savaşçı karakterin şekillenişinde bu yönüyle yer alıyor. Şimdi İttihat ve Terakkinin farklı grupları var. İngiltere savaştan galip çıkmıştır; onun öncülüğünde diyelim, farklı güçlerin Anadolu’ya, Kürdistan’a girişleri var. Buralarda başlayan işgale karşı mücadeleler var. Bu mücadeleleri sadece İttihat ve Terakki vermiyor ki ya da sadece M. Kemal vermiyor ki. Onlardan başkaları da var. Mesela Çerkez Ethem var, onun Yeşil Ordusu var ki M. Kemal’den çok daha güçlü. Kürdistan’da Kürt aşiretleri bu işgale karşı tepki hâlindeler; böyle farklı kesimlerin geliştirdiği mücadeleler var. M. Kemal’in yaptığı nedir? Onun yaptığı, bu mücadeleyi belirli bir şemsiye altında toparlayabilmektir. Fakat bunları belirli bir şemsiye altında toplarken bu, gönüllü uzlaşmalara dayalı bir birlik değil. Görüşmeler ve tartışmalar yapılıyor fakat hâkimiyet ilişkisi komplolarla gelişiyor. Çerkez Ethem ve kardeşi var, onlar tasfiye ediliyorlar. Çerkez Ethem ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor, ordu içerisinde birçok kişi devre dışı bırakılıyor. Yani komplolarla gelişen mücadeleyi ele geçirme var. Dikkat edelim, burada komploculuk olgusu öne çıkan bir olgu. Şimdi bunlar özel savaş içerisinde yer bulanlar. Yine bununla birlikte 1. Dünya Savaşı içerisinde Osmanlı artık yenik çıkmaya başlamış, T.C. daha oluşmamış ve öylesi bir ortamda T.C.’nin kuruluşuna öncülük yapanlar, öncülüğün önünde engel olarak gördükleri halk kesimlerine, kültürel topluluklara, inançsal topluluklara karşı bir katliam gerçekleştirmeye başlıyorlar. Ermeni katliamı 1915’te oluyor, 1800’lerin sonlarında da yeni katliamlar yaşamışlar. Fakat savaş içerisinde de Kürdistan ve Anadolu coğrafyasında yaşayan Ermeniler sürgün ediliyor, katlediliyor. Kürdistan ve Anadolu coğrafyasında Ermeni namına kimse bırakılmak istenmiyor. Aynı benzer saldırı Asurilere yönelik de var, benzeri saldırılar Anadolu Greklerine de var. Pontuslular deniyor, Karadeniz kıyısındadırlar. Orada Pontuslular örgütlü bir toplum, onlara karşı da katliam gerçekleştiriliyor. Koçgiri’de Kürtlere karşı katliam gerçekleştiriliyor. Bu katliamlar da özel savaş uygulamaları içerisinde değerlendirilebilecek uygulamalardır.
