Bir Taraftan Açlıkla Diğer Taraftan da Düşmanla Mücadele.
Çok derinden bir ses duydu. Ses muğlaktı. Kulak kabarttı; ama bir şey anlayamıyordu.
Sanki iki kişinin birbirini ikna etmeye çalışması gibi dil döküyorlar, ama tatmin olmuyor, konuşuyor, konuşuyor ama sonuca varamıyorlardı. Ürperdi. Gecenin, gerilla yaşamında önemli bir yeri varken; neden şimdi pusularla dolu, karanlık, içinde esrarlı noktalar taşıyordu. Noktalarda belirsizlikler... Yana döndü, az ötede, çalılıkların içinde bir adam gördü! Kaynar bir su, ensesinden girip, kuyruk sokumuna kadar indi. Müthiş bir ürperti duydu. Sert yüz hatlarını fark edebiliyordu. Adam hayatında hiç görmediği bir nesneye bakar gibiydi. Uzun sakalları, çenesini daha yuvarlak gösteriyordu. Gözleri kor parlamaktaydı, aynı zamanda av üstüne atlamaya hazır bekleyen bir avcının soğukkanlılığı vardı adamda. Yenlerini dirseklerine kadar kıvırmıştı. Dudakları kıpırdadı. Kelimeler yerine korkunç bir hırlama duydu. Korkudan neredeyse nefes alamayacaktı. Nihayet adam Şoreş’e doğru hareket etti. Arkasında birkaç kişi daha vardı. Silah mekanizmaları şakırdıyordu. Şimdi ne yapacaktı? “Demek izlerimi takip edip beni buldular. Ama gecenin bu karanlığında... İmkansız bir şey bu... İşte geliyor, eyvah!”
Şoreş ayağa kalkıp gözlerini kapattı. “Bu soysuzlara asla teslim olmayacağım.” Uçuruma gidip hiç tereddütsüz kendini uçurumdan aşağıya bıraktı. İçi geçti, bayıldı. Bütün gücüyle bir çığlık atmak istedi. Gel gelelim sesi boğazında düğümlendi, kaldı.
Hemen uyandı. Etrafını dinledi. Altındaki yerin ıslaklığını hissedince gördüklerinin gerçek olmadığını anlamıştı. Hava daha çok soğumuştu. Bir saat kadar uyuyabilmişti demek ki.
Sabaha kadar her saat başı uyandı. Daha sonraki saatlerde üşüdüğünden dolayı, rüyalarında çoğunlukla kendini büyük bir ateşin önünde görüyordu. Ama bir türlü ısınamıyordu.
Sabah erkenden etrafını gözledi. Çevre sabahın şeffaf yumuşaklığı altında canlanıyordu. Yerinden ayrılmadan, saat ikiye kadar bekledi. Bir yandan açlık, bir yandan kendini koruma arkadaşlarına ulaşma düşüncesi onu bayağı yordu. Kendine yiyecek bir şeyler bulmalıydı. Araziyi tam olmasa da az çok biliyordu. Yakınlarda tanıdığı bir-iki nokta vardı. Açken çok uzağa gitmesi mümkün değildi. Bir köye inmeye karar verdi. Daha önce buralardan geçerken gözü, karşı dağın yamacındaki yakın bir köye çarpmıştı. Ama köyün geneli korucu ve ispiyoncuydu. Dün araziye çıkan korucular da o köydendi. Operasyon yerinden iyice uzaklaşarak köye inen dereye vardı. Böğürtlen yiyerek bahçeye kadar indi. Silahsız bir şekilde köylülerden ne isteyebilirdi? Buraya kadar bunu hiç düşünmemişti. ‘Herhangi bir terslik çıkarsa yapacağım bir şey olmaz’ diye düşündü. Açken sağlıklı düşünemediği kesindi. İlk eve vardığında bir plan kurmuştu kafasında.
Daha eve iyice yaklaşmamıştı ki bir ihtiyar onu pencereden gördü. Bir ihtiyardan beklenmeyecek çeviklikte koşarak Şoreş’in yanına vardı. Elbiselerinden tanımıştı Şoreş’i. Gerillalar böyle giyinirdi.
“Heval, gündüz vakti ne arıyorsun buralarda. Aklını mı kaçırdın. Etraf asker ve korucu dolu.”
Şoreş soğukkanlı olmaya çalışarak;
“Arkadaşlarım beni ilerde bekliyor. Dikkat çekmemek için böyle silahsız geldim. Bize acilen erzak lazım.” Sonra birdenbire konuyu değiştirerek; “Köyde bir şey var mı?” Yaşlı adam aynı tedirginlikle tekrarladı deminki söylediğini. O arada ihtiyarın oğlu da yanlarına gelmişti. Yirmi dört, yirmi beşinde gösteriyordu. Uzun boylu ve yanık tenliydi. İhtiyar onu kimse görmesin diye az ötedeki viraneye dönmüş bir eve götürdü. Köylü sürekli söyleniyordu. En sonunda genç oğlu müdahale etti.
“Baba bırak da arkadaş biraz dinlensin” dedi sertçe. Bu uyarıdan sonra ihtiyar az da olsa yatıştı. “Heval” diye söze başladı oğlu. “Düşman bu sabah iki arkadaşınızı patikanın üzerinde uyurken yakalamış. Ayrıca dört cenazeden bahsediyorlar.”
“Bizim arkadaşların mı?” diye şaşırarak sordu Şoreş.
“Evet” diye yanıtladı genç.
Açlıktan Şoreş’in başı dönüyordu. Gencin söylediklerini anlamakta güçlük çekiyordu. Genç anlamış olmalı ki eve gitti. Biraz dan elinde bir tepsiyle döndü.
Şoreş düşüncelerini toparladıktan sonra bir sigara istedi. Hiç konuşmuyor, bu haliyle baba ve oğlunu da suskunluğuna çekiyordu. Sigaradan aldığı ilk nefesi adeta vücudunun her noktasına çekti. Yemekten sonra sigara iyi gelmişti. İhtiyar ve oğlu bir insanı değil de tuhaf bir yaratığı izlercesine Şoreş’i mercek altına almışlardı. İhtiyar sessizliğe dayanamadı;
“Hava tam kararmadan buradan gitmelisin. Yoksa korucular gelirlerse hem senin hem de bizim başımız belaya girer. İleride harman yerimiz var. İki oğlumda saman taşıyor. Sen bir oğlumun yerine boş çuvalları sırtlayıp gidersin. Uzaktan gören seni tanıyamaz, oğullarımdan biri sanır. Ondan sonra zaten kimse görmez.” Şoreş bir şey demeden köylünün planını dinledi.
Güneş batımına bir saat kala, sırtında boş çuvallarla iki kişi köyün dışındaki evden dağlara doğru yürüyor, topallayan biri ötekinin gölgesinde saklanmaya çalışıyordu. Dereye ulaşmışlardı. Her şey iyi gitmişti. Kimseye görünmeden buraya kadar gelmişlerdi. Derenin karşı tarafında oynayan kalabalık bir çocuk grubunu gören ihtiyarın oğlu yanındaki gerillaya;
“Heval sen şu çalılıkların arkasına saklan, karanlık çökünce gidersin. Çocuklar köyde tanımadıklarını görünce gidip ana babalarına söylüyorlar” dedi.
Çocuklar yarım saat kadar sonra gittiler. Genç adam o zamana kadar bahçelerden domates, biber toplayıp dönmüştü.
“Bunları da yanına al heval, yersin.”
Gencin gitmesi gerekiyorken işin gerçeği Şoreş’ten kopmak istemiyor, ondaki bir şeyler genci peşinden sürüklüyordu. Şoreş tam gideceği sırada, bu sefer de elinde kirli elbiselerle bir köylü kızı derede çamaşırlarını yıkamaya başladı. Şoreş hiç kımıldamadan öyle bekliyordu. Kıza görünse bütün işler alt-üst olacaktı. Genç adam kendi kendisiyle konuşur gibi;
“Köy sakindir heval. İçin rahat olsun” dedi ve Şoreş’in yanından geçti. Şoreş gülümseyerek başını salladı.
* * *
