HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

“Operasyon halen sürmekte”

Yukarılara vardığında saat dokuza geliyordu. Yarın için saklanacak sağlam bir yer bulmalıydı.

Köylüler sıcak davranmış olsa da yine de tedbiri elden bırakmamak gerekiyordu. Uzun bir aramadan sonra saklanacak kayalık bir yer buldu. Getirdiği yiyeceklerden biraz yedi.

Yamalı bir uykudan sonra erkenden uyandı ve keşfini yaptı. Her şey normaldi. Biraz önce uyuduğu kayalığa saklandı. Ne tam oturabiliyor, ne de tam ayakta kalabiliyordu. Ekmeğiyle beraber birkaç tatlı biber ve domatesle kahvaltı yapıp bidonundaki son suyu da içti.

Gruptan kopalı iki gün olmuştu. ‘Büyük ihtimalle operasyon gevşemiştir’ diye düşündü. Patikanın üzerinde yakalanan iki arkadaşı eğer konuşurlarsa iş iyice kötüye gidecek demekti. Her ne kadar gerilla gücünün Güney’e geri çekilme yapılacağı biliniyorsa da, hangi yolların kullanıldığı bilinmiyordu.

Yemeği vardı. Ama suyu bitmişti. Öğlen yemeğinden sonra iyice susadı. Daha önce bir çeşmeye rastlamıştı bu arazide. Yerini çıkarabilse susuzluğunu giderebilirdi. Saat dördü geçiyordu. Oyalana oyalana suyu tahmin ettiği yere doğru harekete geçti. Ayağı daha beter topallıyordu.

Suyun başında oturup biraz dinlendi. Oturunca yorulduğunu fark etti. Kulağı patikadaydı. Günün sona eriyor olması, tükenmesi ve geceye yakın olması onu rahatlatıyordu. Böylece düşünceye daldı. Birdenbire birkaç keçinin yanında beliriverdiğini gördü. Önce inanmak istemedi. Sonra baktı ki gerçekten de sidik kokan ve peşinde sinekler kovalayan gerçek keçilerdi. Gitgide fazlalaştılar. Sürünün arkasında orta yaşlı bir adam, keçilere bas bas bağırarak suya doğru geliyordu. Adam Şoreş’i görür görmez korktu. Şoreş ayağa kalkmıştı, ama kendini saklayacak zamanı bulamamıştı. Çaresiz, topallamamaya çalışarak çobanın yanına vardı. Adam hiç istifini bozmadan;

“Selamün aleyküm” dedi.

“Aleyküm selam” dedi az duyulur bir sesle.

“Nasılsınız, iyi misin heval?”

“Sağ ol, sizler nasılsınız?”

Adam ya duymadı ya da duymazlıktan geldi. Arkasından iki genç daha görüldü. Onlar da aynı şekilde selamlaştılar. ‘Bir siz eksiktiniz’ diye düşündü. Üç kişinin onu görmesi, yarın operasyonun çıkacağı anlamındaydı. “İşin gücün yoksa bu ayakla kaç, ha kaç. Ajan mı bunlar nedir?” diye kendi kendine konuştu. Adamlar ona operasyonla ilgili bir şey soramadılar. Çekindikleri besbelliydi. Sohbetleri genelde susarak geçiyordu. Gençle orta yaşlı adam dağılan hayvanları toplamak için ayrıldılar. Onlar uzaklaşana kadar, kalan genç ses çıkaramadı. Sonra;

“Heval sizi tanıyamadım.”

“Nereden tanıyacaksın?” dedi yarı şaşkın yarı kızgın bir şekilde. “Başıma gelenler yetmezmiş gibi, çuvala bir delikte sen aç” diye geçirdi içinden. Genç gülümsemeye çalışarak;

“Heval Sason’daki grubun milisiyim” dedi. Şoreş ne diyeceğini bilemedi. Sevinç, şaşkınlık hepsi bir arada geldi. O da gülümsedi. Milis daha hızlı davranmıştı.

“Bu son pusu şeyinden sonra mı koptun?”

“Nereden biliyorsun?”

“Görüştüğüm arkadaşlar söyledi.”

“Onlara ulaşabilmişler mi?”

“Daha tam değil.”

“Onlara ne zaman randevu verdin?”

“Heval bu akşam görüşmememiz gerekiyor. Herhangi bir olumsuzluk çıkmazsa gelirler.” Daha fazla konuşma fırsatı bulamadı. Bir an susarak patikadan gelen sesi dinledi aceleyle;

“Bugün saat yedide seni şu karşıdaki mezarlıkta bekleyeceğim. Arkadaşlara ulaşmak istiyorsan mutlaka gel” derken her iki köylü keçileri toplamış olarak yanlarına dönmüşlerdi. Şoreş olan yiyeceğini ortaya serdi, dört ekmeği iki tane de domatesi kalmıştı. Kendisinden başka, ısrarlarına rağmen üçü de yemedi;

“Yok heval, sana lazım olur, biz yemeyeceğiz.”

Kimseye bir şey söylememeleri için üçünü de uyardı. Milisi özellikle uyarması göz boyamak içindi.

Ayrıldıktan sonra, köyü görebileceği iyi bir yer seçti. Böylece gencin söylediklerinin doğru olup olmadığını daha iyi anlayacaktı. Çobanlar köye vardıktan sonra da herhangi bir değişiklik olmadı. Bu kez sıra mezarlıktaydı. Onu iyice gözetleyecekti. Nereden nasıl gideceğini, nerede bekleyeceğini planladı. Direk mezarlığa değil de mezarlığa giden patikada bekleyecekti. Böylece herhangi bir hareketliliği hemen fark edebilecek ve tedbirini alacaktı. İşini gözleriyle bitirdikten sonra, artık yavaş yavaş oraya, mezarlığa doğru yola koyuldu. Kayalıktan on adım yürümüştü ki bir adamla neredeyse kafa kafaya tokuşturacaktı. Burnunun dibindeki ufak tefek adama tüm hiddetiyle seslendi;

“Kiye?!”

Adamın benim ya da Ali, Veli demesi aslında bir şey değiştirmiyordu. Çünkü bu dağ başında tanıdıklara rastlamak o kadar kolay değildi. ‘Böyle giderse bütün köylülerle tanışacağım’ diye düşündü. Ama görünen oydu ki iyi bir tanışma olmayacaktı. Artık karşılaştığı insanlara ne diyeceğini kestiremiyordu. Silahı olsaydı, gördükleriyle rahatça konuşabilirdi. Karşılaştıkları köylülerde külüstür bir silah bile olsa onu rehin alabilirlerdi. Dağda silahsız yaşamanın imkanı olmadığını düşündü. On beş yıllık savaş onda inanılmaz derecede bir tutku haline getirmişti. Bunu silahını indirirken, onsuz yürüdükten ve bir tehlikeyle karşılaştıktan sonra anlayabilmişti. Yarasından dolayı silahını indirmiş olsa da partinin yine böyle bir talimatına kuzeyden güneye çekilerek yerine getiriyordu. Başlangıçta silahlı savaşım araçken yılların aşımına uğramış ve bu bir amaçmış gibi ortaya çıkmıştı. Onsuz değil yürümek biriyle karşılaşmak, nefes almak, su içmek, konuşmak kısacası yaşamak zordu onun gözünde. Her şeye rağmen, savaşın acılarını, zorluklarını bildiğinden barışı tercih ederdi. Şimdi artık ateşkes ilan edilmişti. Kafası karışıktı. Bir türlü anlam veremiyordu. Her ne kadar bunu istese de hemen kabullenemiyordu. Bu karışıklıklar yetmezmiş gibi, şimdiyse tam arkadaşlarının izine rastlamışken köylüyle karşılaşmış tehlike artmıştı.

“Gel oturalım şöyle” diye işaret etti Şoreş. Köylü bir şey demeden gösterdiği yere oturdu. Hala bir şey demiyordu. Havayı yumuşatmak için;

“Nasılsın, iyi misin?” diye sordu.

“Sağ ol, Allah sizi başımızdan eksik etmesin” dedi. Sonra hemen ekledi. “Nereye gidiyorsun heval böyle, yaralı mısın yoksa?”

“Yok heval biraz ayağım ağrıyor, başka bir şey yok. Köyde bir şey var mı?”

“Heval operasyon bitti. Köy sakin. Sadece çeteler şu sırtta pusu atıyor. Bunun dışında bir şey yok. Heval aç mısın, şunları ye” deyip elinde tuttuğu çeltikten ekmek-peynir çıkardı. Yanına bir salkım da üzüm koydu. Bahçeden yeni toplamıştı anlaşılan. Şoreş;

“Sağ ol yeni yedim” dedi.

“Vallahi yiyeceksin” diye üsteledi köylü. Şoreş zar-zor birkaç lokma ekmek-peynir yedi. Ama bir salkım üzümü bitirmeden bırakmadı. Köylü kutusunu ona uzattı. Beraber tütün sardılar. Adam otuz, otuz beş yaşlarında, esmerceydi. Kafasındaki şapkası, biri arkadan çekmiş gibi önü kalkmıştı. Ekşi ter kokuyordu.

“Heval haberin var mı?”

“Neyden?”

“Sizden bir grup teslim olacakmış” dedi köylü.

“Yok heval öyle bir şey. Bu düşman propagandası. Böyle şeylere inanmayın, iyi değil.”

Köylü şaşırmakla beraber onun gelişmelerden habersiz olduğunu anlamıştı.

“Heval belki köylüyüm ama bazen Sason’a gidip bizim televizyonu seyrediyorum. Oradan söyledi. Benim uydurduğum bir şey değil.”

Şoreş şaşkınlık içinde ona da kendisinden kimseye bahsetmemesi için uyardı. Köylü mahcup bir şekilde başını ‘tamam’ anlamında salladı ve ayrıldılar.

* * *