Uzun süreden sonra yoldaşlarla kavuşma…
Saat yediye geliyordu. Milisten ses seda yoktu. ‘İhbar etti komploya mı düşürecek?’ diye kendi kendine sordu.
Genç adamın iyi niyetini gördüğü halde tedbirini elden bırakmadı.
Ortalıkta çıt yoktu. Böyle sessiz yerler insanda müthiş bir algılama bozukluğu yaratıyordu. Bazen ayak sesleri duyduğunu sandı.
Saat sekize vardı. Ama hala ortalıkta bir hareket yoktu. Bir hışırtı duydu. Merakla dinledi. Özellikle ayak seslerinin çok ya da az olduğuna dikkat ediyordu. İki kişi olduğunu hemen anladı. Şoreş’in yanına vardıklarında ikisinin konuşmasından yabancı olmadıklarını anlamıştı.
“Merhaba heval, geldiniz mi?”
İkisi de irkildi. Onun burada olduğunu beklemiyorlardı anlaşılan.
Yeni genç, milisi beklemeden Şoreş’in elini sımsıkı tutup tokalaştı. İkisi sağına soluna oturdular Şoreş’in. Milis konuşmaya başladı.
“Heval arkadaşlar randevuya gelmeyeceklermiş.”
“Neden gelmeyecekler?”
“Bilemiyorum” dedi. Sesi üzgündü. Sanki gruptan o kopmuş, bütün acıları o çekmişti. Şoreş’in acısını, paylaşıyordu böylelikle.
“Ne yapalım?” diye sordu Şoreş.
Bu soru, daha önce köylülere sorduğu “Sizler nasılsınız” sorusunun onda uyandırdığı duygulara benzer duygular uyandırıyordu. Somut şeylerin dışında her şey artık onu tedirgin eder olmuştu. Bir süre karanlıkta düşündüler. Şoreş sordu;
“Heval sigaranız yok mu?”
“Var heval, kusurumuza bakma, kafamız biraz karışık. Onun için aklımıza gelmedi. Al heval, siyasi.” Üçü güldü bu söze. Şoreş sigarayı alırken yüzündeki gülümseme hala vardı. Ama ikisi de göremediler bu gülümsemeyi.
“Heval size bir şey soracağım. İleride bir köylüyle karşılaştım. Sanıyorum yurtsever bir köylü. Bir şey söyledi. Biliyorsunuz, günlerdir yürüyoruz ve çoğu şeylerden haberimiz yok. Gelişmeleri takip edemiyoruz. O köylü dedi ki...” Konuşmasının bu kısmında sesi kısıldı. Biraz düşündü. İkisi ses çıkarmadan merakla onu dinliyorlardı. Köylünün ne dediğini merak etmişlerdi.
“Bir gruptan bahsetti. Yani bir grup arkadaş, silahlı, düşmana teslim olacakmış doğru mu?”
Şoreş’in sorusunu milis yanıtladı.
“Doğrudur heval. Önderliğin çağrısı üzerine gidiyorlar. Teslimiyet değil de, demokratik barış sürecine katkı sunmak için. Barış mücadelemizde samimi olduğumuzun bir kanıtı. Gerçi halk çok şaşkın karşılıyor, ama yine de çağrının Önderlikten gelmesi bir nevi herkesi rahatlatıyor. Önderlik ne yaptığını iyi biliyor. Geçen bir köylüye sordum, dedi ki; “Beynimiz dar olduğu için, Başkanımızı anlayamıyoruz. Hâlbuki söylediklerinin hepsi barıştır, kardeşliktir.”
Savunmayı okuduysanız, şimdiki dünya koşulları artık bunu gerektiriyor, ama yıllardır süren savaş psikolojimizi tamamıyla kendisine göre koşullandırdı. Bunu bir çırpıda atmak elbette kolay değil. Biraz zamana ihtiyacımız var. Başkan 21. yüzyılı demokrasi yüzyılı olarak değerlendiriyor. Okuduysanız bu da var.”
“Tahsiliniz nedir heval?”
“Lise mezunuyum.”
“Mantıklı değerlendiriyorsun ama...” Orda kesti. Konuşmak istemediği belliydi. Kafası karışmıştı.
“Ne yapalım?” diye soru sorabildi Şoreş. Yeni gelen genç bir çözüm önerdi.
“Biz arkadaşlarla ilişki kurana kadar, gel köyde kal. Köy korucu köyü olduğu için fazla dikkat çekmez.”
“Kaç gün kadar?”
“Bilemiyorum“ dedi genç düşünceli.
Sohbetleri geceyi ilerletmişti.
İki arkadaş Şoreş’i ekili tütünlerin arasına götürdüler. ‘Bundan sağlam yer olmaz’ diye düşündü Şoreş. Kimsenin tahmin edemeyeceği bir yer. Genç evine dönünce Şoreş’le milis yalnız kaldılar. Şoreş’in içinde komplo düşüncesi vardı. Ama milisin de, öbür gencin de davranışları şüphe edilecek cinsten değildi. Tersine sıcaktı. Bu duyguyu iyi tanıyordu aslında. Karşılıklı hislerin konuşmasıydı. İhaneti düşünen, ya da yapan bir insanın hisleri karşısındakiyle konuşmaz. Bu hislerin olduğu bile tartışabilir.
Bir sigara isteyip gizlice yaktı. Köy evlerine baktı, hepsi susmuş, uyumuştu. Gece ilerledikçe ortalık yalnızlaşıyor, en ufak bir sese sarılıyordu. Adeta fırsat kolluyor, yakaladığında dalgalarını açığa çıkarıyordu.
Şoreş’in kendisine güvenebilmesi için, gece onun yanında yattı. Şoreş ilk defa rahat, huzurlu bir uyku uyudu.
Sabah çocuk sesleriyle uyandı. Önce biraz şaşırmış olsa da dün geceyi hatırladı. Ev halkı hep birlikte tütün topluyorlardı. Ara sıra birkaç çocuk, tütün yapraklarını şöyle bir aralıyor, meraklı bakışlarını ona yöneltiyorlardı. Şoreş birkaç defa “gelin” işaretini yapsa da çocuklar gülüşerek kaçışıyorlardı. En sonunda genç bir kadın gelip çocuklara kızdı. Kahvaltı getirmişti. Evin kızı olmalıydı. Kömür rengi gözlerinde bir utangaçlık vardı. Simsiyah, örülü saçları eşarptan taşmış omzuna düşmüştü. Kaymaksı teni tepsiyi bırakırken kıpkırmızı oldu. Zorlukla;
“Hoş geldin heval” dedi.
“Hoş bulduk. Nasılsınız heval.”
“Sağ ol” dedi kız ve hemen gitti.
Tütün tarlasının yanından geçen toprak yolda bir traktör durdu. Traktörün römorkuna askeri giyimli dokuz korucu binmişti. Bazılarının elinde kaleşnikof, bazılarında ise G3 vardı. ‘İhbar mı edildim?’ diye düşündü. İnanmak istemedi ama tuhaf bir duyguya kapılmış ama bu duygu içini kemiriyordu.
Üzerlerindeki komando giysileriyle tam bir zıtlık arz eden kafalarındaki köylü kasketleri, onlara çirkin bir görünüm veriyor, bu halleriyle savunmasız bir şehri yağmalamaktan dönmüş barbarlara benziyorlardı.
İki korucu traktörden atladı. Bir eliyle silahını tutuyor, diğer eliyle römorkun kenarından tutarak destek alıyorlardı. Traktörün arkasına geçip bir şeyler anlatıyorlardı birbirlerine. Birisini yanıltmak için mi böyle yapıyorlardı? Şoreş araladığı tütün yapraklarını bıraktı. Uzandığı yerden çevreyi dinlemeye başladı. Kendisine doğru ilerleyen hışırtılı ayak seslerini fark etti. Ses gittikçe yaklaşıyor, en ufak bir hışırtı yüreğini kabartıyordu. Biraz sonra patlayacak merminin sesleri kulağında çınlandı. Kendini toparlamaya çalıştı. Ama yaklaşan ayak sesleri sağlıklı düşünmesini engelliyordu. Çömelerek biraz yukarıdaki tütünlere doğru bir adım attı. Kaçsa mıydı? Üzerindeki sivil elbiselerle tanınır mıydı? Kararını vermişti. Kaçacaktı. Birden milis göründü. Ayağındaki yarayı da unutarak hızla yerine uzandı.
Milis ayakta ondan yana bakmayarak, kendi kendisiyle konuşur gibi; “Merhaba heval” dedi.
"Merhaba” dedi Şoreş.
“Ne oldu?” diye kısık, boğuk bir sesle uzandığı yerden sordu.
Milis eli yaprakta, yine kendi kendine konuşuyormuş gibi;
“Bir şey yok, korucuların motoru bozulmuş, ona bakıyorlar” dedi.
Şoreş’in bu cevapla yarı yarıya heyecanı geçmişti.
Kaçıp gitmediğine sevindi. Ortada bir şey yokken, az kalsın kendisini ele verecekti. Hem saklansaydı çok ayıp olurdu. Onların gözünde gerilla korkusuzdu. Kaçsaydı bu yıkılırdı.
Korucuların sesleri ona hiç yabancı gelmiyordu. Yoldaşlarını vururken çıkardıkları seslerin aynısıydı. Çatışma anında, patikanın yukarısında Rojhat’ın son kez duyduğu sesi hala kulaklarından silinmemişti;
“Heval, Heval...”
“O...pu çocukları.”
Milis şaşırdı;
“Ne dedin heval?” diye sordu usulca.
Şoreş;
“Bir şey yok. Aklıma bir şey geldi de...”
Milis öğleden sonra yola çıkacaklarını, herhangi bir olumsuzluk olmazsa, akşama doğru arkadaşların yanına ulaşacaklarını, böylelikle hazır olmasını söyledi. Korku, sevinç bir arada gidip-geliyordu. Bu duygu, arkadaşlarından kopmuş, yaralı bir gerillanın yaşadığı bir duyguydu. Onların dışında kimse bu duyguyu anlayamazdı.
Milisle korucular üzerine uzun uzun konuştular. Milis hiç de köylüler gibi konuşmuyordu. Kendini yetiştirmiş, köylü mantığına aykırı düşüncelerdi onun söyledikleri. Masum gözleri, kolay kolay he-ye canlanmıyordu. Bir konu üzerine düşüncelerini söylerken ölçüp, karşısındaki dinleyiciyi incitmeyecek, aksine kazanacak kelimeler seçtiği anlaşılıyordu. Karşıdaki konuşmasını bitirmeyene dek, tek kelime etmeden sabırla dinlemesini biliyordu. Bu davranışı, ona karşı ilgi yaratıyor olmalıydı. Onun da kız kardeşi gibi dikkat çekici simsiyah parlak saçları vardı.
Öğlen yemeğini milisin evinde yedi. Yemekten sonra milis onun giydiği elbiselere bakarak;
“Seni bu sivil elbiselerle kimse tanıyamaz. Onun için rahat olabilirsin. Ava gidiyoruz havasını vermek için iki tane de av tüfeğini yanımıza alacağız. Sonra belirlediğimiz yerde amca oğlunu bekleriz.”
“Tamam” dedi Şoreş.
Sıra vedalaşmaya gelmişti. Küçük çocukları tek tek öptü. Çocuklar durmadan gürültü yapıyor, Şoreş’i tekrar öpmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Dördünün en büyüğü bir temsilci edasıyla mızmız konuştu;
“Heval heval tu disa sibe veri, ne usa?”
“Raste ezê bêm.”
Avluda, milis ona tüfeği verdikten sonra dışarıyı kontrole gitti.
Avlu tezek kokuyordu. Buna evden yayılan kokular da karışıyor ve insanı rahatsız eden bir koku oluşuyordu.
Biraz önce saklandığı tütün tarlasının genişliğini görünce şaşırdı. Yeşil yaprakların arasında kurumaya yüz tutmuş sarı yapraklar bir dalga görüntüsünü andırıyordu.
“Heval kimse yok, gidelim.”
Şoreş derin bir uykudan uyanır gibi attığı adımını görmeden milisin ardına takıldı.
Köy çoktan gerilerde kalmıştı. Milis dar, epeydir kullanılmamış bir patikaya girdi. Bir süre yürüdükten sonra eğilip yerdeki bir izi dikkatle kontrol etti. Kafasını kaldırmadan Şoreş’e;
“Heval bu arkadaşların izi değil mi?” diye sevinçle sordu milis. Yerde güç seçilebilen bir ayak izini gösteriyordu. Şoreş eğilip baktı;
“Doğru” diye yanıtladı.
Grubun hareket ettiği alana girmişlerdi. Şoreş bir aydınlık dalgasının akışını yüzünde hissetti. Arkadaşlarına ait bir parça iz bile onu sevindirmişti. Utanmazsa eğilip öpecekti. İzleri sırta kadar takip ettiler. Tam sırtta izler silinmişti. Şoreş’in yüzündeki aydınlanma birden karardı.
İki amcaoğlu önde, sağı solu kontrol ederek yürüyorlardı. Önemli bir şeyini kaybetmiş ve onu deli gibi aramaya çıkanlardan farkı yoktu Şoreş’in. Bu duygu onu heyecanlandırıyordu.
“Amcaoğlu sen sırtın diğer tarafına bak. Bizde bu tarafa bakacağız” deyip ikiye ayrıldılar. Biraz ötede boş bir pet şişe buldular. Ama izler ortada yoktu. Bir süre böyle dolaştılar. Her adımı Şoreş’i heyecanlandırmakla birlikte bulamayacağı korkusunu da getiriyordu. Böylece ‘bu akşamı köyde mi yoksa dağda mı geçireceğim’ düşüncesi zihninde gidip-gelmekteydi. Milis de en az onun kadar sıkıntılı, heyecanlıydı. Evinde bir gerillanın yakalanması, ocağının söneceği anlamına gelirdi. Milis;
“Görüyor musun heval?” deyip parmağıyla aşağıda ormanlık arazide mesafeli yürüyenleri gösterdi. Aşağıda beş silahlı gerilla üzerlerindeki arazi rengindeki elbiselerle yürüyorlardı.
“Bunlar arkadaş” diye sevinçle bağırdı Şoreş. Koşarak yanlarına indi. Milis hala yukardaydı. Şoreş deli gibi arkadaşlarına sarılıyor, içindeki coşku onu çocuklaştırıyordu. Herkes onu ‘şehit’ biliyordu. Öyle tahmin etmişlerdi. Beş kişi grubun bir bölümüydü. Diğer grup arkada geliyordu. Kendisiyle birlikte gelen genç milis de arkadan gelen grubun arasındaydı.
