Duy sesimi insanlık! Kuzey Kürdistan’dayım artık. Oh be sonunda geçtim sınırı. Yirmi bir akşamda kendimizi hangi kayalıklara, yollara, dollara, çıkışlara, inişlere, uçurumlar vurmadık ki.
Oturduğum yerden o güne gidiyorum. Botan yolculuğuna çıktığım ilk güne…
Yol benim için tam bir komediydi. Kuzey yolculuğumun böyle olacağını asla tahmin edemezdim. Görmeliydiniz halimi. Hem komik hem bana yakışmayan bir pozisyondaydım. Sınıra gelmeden önce iki saatten fazla çok kötü bir yoldan indik. Gözün gözü görmediği karanlık bir hava… Böylesi bir havada kayalık yollara vurmuştuk kendimizi. O yolda tek bir taş kaysa, her hangi bir arkadaşın üzerine düşme riski çok yüksekti. Düşmana gelişimizi haber vermeden geçmemiz gerekiyordu. Onun için hızla ama hiç ses çıkarmamaya çalışarak indik. Dizlerimin bağı çözüldü adeta yolda. İrademi o denli zorladığımı hiç hatırlamıyorum. Nefes nefese, zor bela aşağıya attık kendimizi. Aşağıda bir su birikintisi vardı. Yolun karşı tarafına atlamaya çalışırken kendimi suda buldum bir an. Sırıl sıklam oldum. Beni geç silahım ıslandı. Çok kötü oldu. Bize kuryelik yapan Heval Kemal beni elimden tutup çekti. Ancak o şekilde çıkabildim ıp ıslak halimle. Tamam, oh artık yolu geçtik diyecektim ki o da ne? Kocaman bir kayalık çıktı karşıma. Gel de şimdi aş. Tam çıkmaya çalışırken iç geçirdim. Dengemi kaybettim. Başım döndü. Midem bulandı. Ve olan oldu. Üstümü başımı mahvettim. Bana yardım etmek isteyen arkadaşa da elimi uzatamıyordum. Ama hemen burayı da geçmeliyiz. Ne yapalım başa gelen çekilir. Bir taraftan elimi uzatmaya çalışırken, diğer taraftan da kusuyorum. Gülmeli miydim ağlamalı mıydım bilemedim. Bu halime şaşırdım kaldım. Botan’a gitmek için can attım. Beklediğim her gün için ömrümden bir yıl geçti sandım. Hayallerim her zaman Botan’a firar iken, şimdi Botan yolculuğumda başıma gelenlere bak. Önce öfkelendim. Biraz durdum “bana ne oluyor?” böyle diye sorguya aldım kendimi. Sonra akışına bıraktım. Güldüm. Gülmem gerekirdi o an. Ve güldüm.
Baş ağrım ve mide bulantım devam ediyor. Yürümekte güçlük çekiyorum. Arkadaş desteğine ihtiyaç duyuyorum. Destekçilerim çok. Şimdi de diğer kuryemiz Eriş arkadaş elimi tutup beni çekmeye başlıyor. Arkadaşlar çantamı, silahımı, raxtımı aldılar. Bir an, “rezil oldum” diyorum içimden. Arkadaşlar korktuğum için bu hale geldiğimi düşünüyor olabilirler mi acaba diyorum kendime. Sonra varsın düşünsünler. Şuan düşünmem gereken tek şey, her zaman hayalini kurduğum Botan sınırlarına ulaşmaktır. Öyle yapıyorum. Botan’ın güzelliğiyle süslüyorum tüm düşüncelerimi yolculuk boyunca.
Vee Gıre Barana’dayım. Buraya vardıktan sonra yavaş yavaş toparlandığımı ve kendime geldiğimi hissediyorum. Botan toprakları, havası bana şifa gibi geliyor. Artık toparlandığım için aralarında askeri malzemelerimi alan arkadaşlardan eşyalarımı almak istiyorum. Çantamı daha çıkışı geçmeden aldım. Silahımı yolda alıyorum. Raxtımı alamıyorum. Çünkü her bir arkadaş şarjörleri aralarında paylaştığı için ancak noktaya gidince alabilirim. Yürüyüş devam ediyor ki bir sürprizle karşılaşıyoruz. Tam boğaza çıktığımız esnada düşmanın bize pusulu bir karşılama yaptığını öğreniyoruz. Yolumuzu değiştirmek zorunda kalıyoruz. Yolumuz değiştiği için bir saat fazladan yürümek zorunda kalıyoruz. Son bir saat geçmek bilmiyor.
Yürüyoruz…
Yürüyoruz…
Duruyoruz…
Şu an Botan’ın havasını soluyor, suyunu içiyorum. Düşüncelerimin firar ettiği mekândayım. Karlar halen erimemiş. Yavaş yavaş, usul usul akıyordu yanında bulunduğum su. Beybunlar, sir ve adını bilmediğim bir sürü çiçek. Bu manzara karşısında insan bir kez daha yeryüzünün, Kürdistan’ın güzelliğini görüyor ve âşık oluyor. Bir kez daha Kürt olduğum için, Kürdistan dağlarında savaştığım için kendimle yaşadığım gururun tadına varıyorum.
Ş. Hebûn Arkadaşın Kaleminden
