“Güzelliğindeki ölümsüzlüğüne koşarım, Zilanca zamanlara koşarım.”
Önderliğimizle en büyük bağlılıklarda, gönül birlikteliğinde ve kutsal adanmışlıklarla buluşmak; özgürlük ateşini tüm yakıcılığıyla hissetmek ve kavgada kendini yaratmaktır. Fedailik, yürekler arasında ince bir bağdır. Önderliğe uzanan sıcak bir esinti, gönül birlikteliğidir. Fedaice yaşam. Bu birliktelikte hislerimizi büyütür, duygularda yüceltiriz kendimizi. Ve fedai bir insanla yaşamanın onuruna kavuştururuz birbirimizi. Amaç, Önderlik çizgisinde ilkelerde buluşmak ve yeni yaşamı yaratmak olunca her paylaşım daha da anlam kazanıyor. Harun yoldaş da anlam zincirinin en güçlü halkalarından biriydi. Oldukça yoğun duyguları yaşadığımız bir dönemde tanımıştım Heval Harun’u. Radyoda Önderliğimize dönük haberler sunuluyordu. Önderlik, “başında birçok şişkinlik olduğunu, dudaklarının yara olduğunu, geceleri bir saat bile uyumadığını, nefes almakta güçlük çektiğini, dakikada bir uyandığını” söylemişti. Hepimiz biraz öfkeli, biraz kızgındık. Fakat onun bakışlarında başka bir anlam vardı. Gözlerinde öfke o kadar birikmişti, duygular o kadar yoğunlaşmıştı ki görmemek mümkün değildi. Bu gidişata dur demek ve müdahale etmek gerekiyordu. Harun yoldaşın yaşamış olduğu kararlaşmanın davranışlarına yansıdığını sonradan anlamıştım. Bu süreçte Zilanca bir katılım ve eylem gerekiyor, diyordu Harun arkadaş. Bir halkın kendini yaratma mücadelesine Zilanca katılmayı hedefliyordu. Dayatılan imha ve inkâra karşı bedenini paramparça ederek yaşamı ve direnişi yaratmayı hedefliyordu. “Zilan’ın oğluyum,” diyordu. Yüce bir yoldaş olan anaya hiç ihanet etmedi. Harun yoldaş, fedailiği işlediğimiz derste kararlılık düzeyini tüm yoldaşlarla paylaştı. Umutla çarpan yüreği ve cesaretini yansıtan sesiyle, her yoldaşa sevgiyle bakarak fedai katılım sözünü geliştirdi. O artık ölümsüzlüğün yolcusuydu. Önderlik düşüncesine susamışçasına, özgürlük ruhu kanatlanıp kavuşacağı hedefi buluyor ve yoldaşlık sevgisiyle besleniyordu.
“EYLEMİMLE SİZE OLAN BAĞLILIK KÖPRÜLERİNİ OLUŞTURMAK, YAŞAMINIZI VE ESERİNİZ OLAN TÜM GÜZELLİKLERİ ÖLÜMSÜZ KILMAK İSTİYORUM,” demişti. Bu sözle Önderlikle olan ilişkisini en sade biçimde ifade etmişti.
Arındıkça sevgi olup yaşamımıza kutsal bir nehir gibi akmıştı. Bu nehir fedailiği ruhumuzda, yüreğimizde, beynimizde her zaman yeşertecektir. “ÖNDER APO” kendini meşe ağacına benzetmiştir. Fedaileri de bir ağacın meyvesi olarak tanımlarsak, büyük bir olgunlaşmanın meyvesidir. Kendi halkını moral olarak beslemektedir. Artık ölümsüzlük yolculuğuna az zaman kalmıştı. Zilan’la buluşma efsanesi gerçekleşiyordu. Çok mutlu, heyecanlı, coşkuluydu. Ama bunun yanında gözlerinde hüzün vardı… Dağlarından, bu güzel yoldaşlarından kopuyordu. Hepsini yüreğine sığdırıp götürse de… Son kez akşam yemeğini yemişti. 27 Kasım’da et yemeyi bırakmıştı. Bunu nefis savaşımıyla ele almıştı. Onun için son akşamda et yenmeyen sofrada yemeğini yemişti. İçtimaya da son kez katılmıştı. “BI CAN BI XWÎN EM BI TE RE NE, EY SEROK” andını gerçekleştirmeye adanmışlığıyla gidiyordu. Bir an olsun yerinde duramıyordu. Bütün arkadaşların resimlerini çekiyordu. Kalıcılaştırmak istediği resimler aslında onda taşıdığı sevgi ve bağlılığıydı. Büyük yolculuğuna çıktığını kimse bilmiyordu. Son kez yoldaşlarıyla çay içmiş, arkadaşların önündeki bardakları toplamış, bu hizmeti bile ihmal etmemişti. Gitmeden önceki son dakikalarıydı. Bakışlarındaki müthiş parıltı, yoldaşlarının gözlerinde yansımasını buluyordu. Son kez kucakladığı yoldaşları şahsında bir halkın uçsuz bucaksız umutlarını kucaklamış, yolculuğuna başlamıştı. Kampın görünmeyeceği yere yaklaştığında son kez dağlarını süzmüş, kamptaki yoldaşlarına bakmıştı. Burada yaşam yine kendi doğallığında ilerliyordu. Ama onun yüreği, sevdası o kadar büyümüştü ki onu adeta Zilan’a koşturuyordu. Kim bilir o an yüreğinde kendisiyle neler konuştuğunu… İşte burada Harun yoldaş ateşteki kelebeğin sırrına erişmiş oluyor. Bunun bilgisine, erdemliliğine biz ancak o alevlerde Harun gibi yandığımızda erişeceğiz. Ama şimdi onun ateşe aşkını, ateşe koşuşunu, ateşte bir şeyler aradığını anlatıyoruz. Bunun için bilme anından oluşmaktan bahsedilebilir. Çünkü bunu bilen, yaşayandır. Her fedai kendi sırrını kendisi yaratır ve yaşar. Tıpkı dördüncü kelebeğin alevlerde yanması gibi, bu sırra erişmek onlar gibi yaşamak, savaşmaktır. Ama her şeye rağmen Zilan’ın bedenini patlattığı anı hiçbirimiz ifade edemeyiz. Viyan’ın ateşle bütünleştiği anı hiçbirimiz tarif edemeyiz. Harun’un ipi boynuna gerdiği anı yine biz anlatamayız. O kutsal tarihsel an, onların yaşadığı, kendilerini oluşturdukları andır. O anı anlamak için bizim de o anda oluşmamız gerekir. Bizler hâlâ ateşin etrafında çember çizenleriz. Ama onlar ateşin içinde bilincine varanlar ve yaşayanlardır.
Her kelebek yaşayacağı anın öncesini anlatır. Ve her fedai neden ateşe atıldığını anlatır. Ama ateşin içinde yanmayı, patlamayı, uçurumlardan süzülmeyi onlar bilir. Çünkü onlar ilk harflerle o anı yaşadılar. Bu konuda onların karşısında bilgisizliğimizi kabul etmekle, onları yaratan aşkın fedailik sırrına erişmek olduğunun farkına varırız.
Hangi kelebek kül olduktan sonra yanmanın ne olduğunu anlatmıştır ki! Yanmak, onlar ve zaman, onlar ve an arasındaki en büyük buluşmadır. Buluşmanın en büyük sırrını ancak yaşayanlar bilir. Demek ki fedailik, kendi aşkına ve sırrına erişmenin eylemidir. Harun’daki öyle bir aşktı ki düşmanın soğuk kapılarını, kelepçelerini kırıp kutsal Kürdistan topraklarına aktı. Harun şimdi Kürdistan’da gürül gürül akıyor. Fedailik aşkı bir nehir gibi önündeki engelleri aşıp O’na, Kürdistan topraklarına kavuşuyor. Asıl özlemi ise Zilanca ışıklanmaktı. Bu gerçekleşmemişti. Bunun için samurayların onur tarzında kendisiyle yine düşmanı vurdu.
“NE YAPARSANIZ YAPIN, BEN ÖZGÜRLÜĞÜN SIRRINA ERİŞTİM; BENİ AŞKIMDAN UZAKLAŞTIRAMAZSINIZ,” deyip şimdi ana yüreği kadar sıcak toprağında, bir çocuk saflığında tarihi uyandırırcasına, hepimizin onu göreceği günü bekliyor. O artık büyük bir aşkın tarifidir. Fedaileşmenin aşkı; Zilanca, Harun’ca, Dengtav’ca yaşayan ve büyüyen onurlu bir halkın, Önder Apo’nun yarattığı Kürdistan halkının efsanesidir.
